LİMAN / HARBOR

İstanbul Modern’in ‘Türkiye modern ve çağdaş sanatında liman’ konusunu ele alan yeni sergisi “Liman”ın katoloğu için İstanbul Çalışmaları Merkezi direktörü Prof. Dr. Murat Güvenç tarafından kaleme alınan “Modernleşme Sürecinde İstanbul Limanı’nda Değişim ve Kararlılık” adlı makaleye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

MG_Lİman I Harbor_2017

28 Ocak – 4 Haziran 2017 tarihleri arasında İstanbul Modern’de ziyaret edebileceğiniz Liman sergisi ile ilgili detaylı bilgiyi de sergiye ait web sayfasında bulabilirsiniz;

http://www.istanbulmodern.org/tr/sergiler/guncel-sergiler/liman_1959.html

 

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

“Bir Kentteki Her Kent Üzerine Üçleme”

Misafir Araştırmacılarımızdan Özlem Ünsal’ın Betonart Dergisi 48. Sayısında yayınlanan “Bir Kentteki Her Kent Üzerine Üçleme” başlıklı yazısının pdf versiyonuna aşağıdaki linten ulaşabilirsiniz;
Betonart_OU
Posted in Uncategorized | 1 Comment

PORT CITY TALKS. ISTANBUL-ANTWERP.

iStock_000045202058_Full-2

Museum Aan de Stroom tarafından düzenlenen, küratörlüğünü Murat Tabanlıoğlu’nun yaptığı Port City Talks / Istanbul-Antwerp sergisi ile eş zamanlı olarak ve aynı isimle yayınlanan kitap içerisinde, Prof. Dr. Murat Güvenç tarafından yazılan Port of Istanbul: A Short History başlıklı yazının PDF versiyonuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

MG_Port City Talks

Sergi ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

In the link below, you will find the article by Prof. Murat Güvenç entitled The Port of Istanbul: A short history, which was taken from the published book of the Port City Talks / Istanbul Antwerp exhibition organized by the Museum Aan de Stroom and curated by Murat Tabanlıoğlu;

MG_Port City Talks

For detailed information about the exhibition please click here.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Urban Development as Politics of Performance: Istanbul’s Transformation under the AKP

TurkeyScreen1

Üniversitemiz Sanat ve Tasarım Fakültesi, Mimarlık Bölümü ve İstanbul Çalışmaları Merkezi’nden Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sibel Bozdoğan tarafından, Duke Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Urban Development as Politics of Performance: Istanbul’s Transformation under the AKP” başlıklı konuşmanın tamamına aşağıdaki linki ziyaret ederek ulaşabilirsiniz;

http://islamicommentary.org/2015/02/the-akp-and-global-istanbul-for-some-a-success-story-for-others-urban-plunder/

************

Prof. Sibel Bozdoğan, from the Faculty of Art and Design, Department of Architecture and Istanbul Studies Center, gave a lecture entitled “Urban Development as Politics of Performance: Istanbul’s Transformation under the AKP” at the Duke University.
You may access this lecture by clicking on the link below;

http://islamicommentary.org/2015/02/the-akp-and-global-istanbul-for-some-a-success-story-for-others-urban-plunder/

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Conversations: “Geç Osmanlı Döneminde İstanbul’un Dönüşümüne Tekrar Bakmak”

Conversations seminerleri kapsamında 20 Kasım 2014′de Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem tarafından gerçekleştirilen Geç Osmanlı Döneminde İstanbul’un Dönüşümüne Tekrar Bakmak”başlıklı konuşmanın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz:

Unknown

Özet

Günümüzde İstanbul’un hızlı ve düzensiz dönüşümünden şikâyet edip endişe duyduğumuz bu günlerde Osmanlı döneminde yaşanan dönüşüme bakmak faydalı olabilir. Zeynep Çelik’in yıllar önce inceleyip ortaya koyduğu bu dönüşümün özellikle tutarlılık, estetik ve mirasa karşı olan yaklaşım açısından birçok sorun içerdiği, dolayısıyla da kentin çarpık gelişmesine katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu anlamda İstanbul’un bugün ve yakın geçmişinde maruz kaldığı müdahalelerin belirli bir konjonktüre bağlı özelliklerinin yanında yapısal bir devamlılığın da ürünü olabileceğini düşünmek mümkündür. Bu sunuş, Bankalar Caddesi üzerine yapılmış mikro ölçekli bir incelemeden daha geniş kapsamlı sosyal tarih analizlerine kadar uzanan bir birikime dayanarak bu meseleyi ucu açık bir tartışma halinde sunmayı amaçlamaktadır.

Biyografi

Prof. Dr. Edhem Eldem 1989’da Aix-en-Provence Üniversitesi’nde Robert Mantran’ın yönetiminde 18. yüzyılda İstanbul’da Fransız ticareti konusunda doktora tezini tamamlamış, aynı sene Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başlamıştır. Misafir öğretim üyesi olarak Berkeley, Harvard ve Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales, École Pratique des Hautes Études ve École Normale Supérieure’de ders vermiş, Berlin’de Wissenschaftskollleg’de fellow olmuştur. İlgi alanları arasında on sekizinci yüzyılda Osmanlı-Avrupa ticareti, Osmanlı mezartaşı kitabeleri ve ölüm kültürü, geç Osmanlı dönemi İstanbul’u, Osmanlı Bankası tarihi, on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı biyografileri ve otobiyografik yazım sayılabilir.

Yayınlarından bazıları:

French Trade in Istanbul in the Eighteenth Century (Leiden, 1999); Osmanlı Bankası Tarihi, (İstanbul, 1999) ; (Daniel Goffman ve Bruce Masters ile) The Ottoman City between East and West (Cambridge, 1999); (Feride Çiçekoğlu ile) La Méditerranée turque (Paris, 2000); İftihar ve İmtiyaz. Osmanlı Nişan ve Madalyaları Tarihi (İstanbul, 2004); İstanbul’da Ölüm. Osmanlı İslam Kültüründe Ölüm ve Ritüelleri (İstanbul, 2005); Doğuyu Tüketmek (İstanbul, 2007); (Nicolas Vatin ile) L’épitaphe ottomane musulmane XVIe-XXe siècles. Contribution à une histoire de la culture ottomane (Paris-Leuwen-Dudley, 2007); Un Ottoman en Orient. Osman Hamdi Bey en Irak (1869-1871) (Paris, 2010); Le voyage à Nemrud Dağı d’Osman Hamdi Bey et Osgan Efendi, (İstanbul-Paris, 2010); Osman Hamdi Bey Sözlüğü (İstanbul, 2010); (Zainab Bahrani ve Zeynep Çelik ile) Scramble for the Past: A Story of Archaeology in the Ottoman Empire, 1753-1914 (İstanbul, 2011).

IMG_0381        IMG_0371

Posted in Uncategorized | Leave a comment

İzlenimler, Gözlemler: Tokyo, 1 Nisan-1 Ekim 2013*

Image

“Yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat”derler. Bu yazı biraz öyle olacak. Japonya, yediğini anlatmadan anlatılmaz ama, “yerim dar” diyerek o konuyu geçeyim. Ve başlamadan önce bir uyarı: Yazdıklarım benim gördüğüm, gezdiğim; okuduğum Japonya ile sınırlı. 

 

Geliş, Narita Havaalanı

Narita Havaalanı için Tokyo’nun uluslararası giriş noktası demek yanlış olmaz. Tokyo’nun ikinci Havaalanı Haneda daha yoğun ve kalabalık ama esas olarak iç hatlara hizmet vermekte. Narita’nın sessizliğinde yürüyüp pasaport polisinin önüne geliyorum. Sorgu sual başlayacak derken 10 dakika içinde ‘residency’ kartım elimde gümrüğe bavulumu almaya koyuluyorum. Yürürken bürokratik işlemlerin vize süreci içinde halledilmiş olduğunu, sınırda yapılacak tek şeyin biometrik resmin çekilip imzaların atılmasına kaldığını anlıyorum. Gümrükte bavulum açılıp şöyle bir karıştırılıyor. Almanya alışkanlığı ile Türkiye’den gelen uçaktan çıkmanın vebali deyip geçiyorum. Türkiye’den gelen uçaktan çıkmanın başka bir sonucu ayağımın tozuyla bir TV kanalının olimpiyatları Tokyo mu İstanbul mu alır sorusuna yorgun argın cevap vermeye çalışmak oluyor. Soruları soran güzel bir Türkçe konuşuyor. Ben politik bir cevapla geçiştiriyorum.

Kunitachi, misafirhane, ev

Narita Express beni Shinjuku istasyonun karmaşasına terk ediyor. Bavullarımla zor bela Chuo Line’i alıp Kunitachi’ye ulaşıyorum. Kampüs girişindeki bekçi geldiğimi haber veriyor. Hafta sonunu geçireceğim misafirhaneye benim buradaki ‘ev sahibim’ Ashiwa Sensei eşliğinde varıyorum. İlk problem priz uyumsuzluğu. Demek ki adaptör almak için Akhibara’ya gidilecek. 1 Nisan günü saat tam 10’da kalacağım dairenin kapısındayım. Benimle beraber geldiğim bölümün sekreteri Kobayashi-san, bina sorumlusu, gaz şirketinin sorumlusu, bilgi işlemci oradalar. Bir saat içinde deprem, sıcak su, fırın, internet, bilmem gereken herşey anlatılıyor ve evde yalnız kalıyorum. Tek problem çöp meselesi ne olacak? Çöp atmak karmaşık bir sınıflandırma problemi. Sadece neyin hangi gruba girdiğini anlamak yetmiyor, neyi hangi gün, nasıl atılacağını da bilmek lazım. Altı ay sonunda uzmanlaşıyorum. Bıraktığım çöplerin alındığından eminim.

Üniversite, oryantasyon, İngilizce

1 Nisan Japonya’da yeni yılın başlangıcı. Sadece akademik yıl değil başlayan. Bütün şirketler 1 Nisan haftası toplu seremonilerle Imageçalışma yılını açıyorlar. Önemli devlet dairelerinin ve şirketlerin törenleri televizyondan veriliyor. Ben de geldiğim enstitünün oryantasyon gününe katılıyorum. Dört saat eski ve yeni öğrenciler, öğretim üyeleri, misafir öğretim üyeleri kendilerini tanıtıyorlar. Bir tek ben İngilizce tanıtım yapıyorum, geri kalan bütün konuşmalar Japonca. Arada Ashiwa Sensei kısa çeviriler yapıyor. Akşamında resepsiyon var. Emekliye ayrılanlara teşekkür ediliyor. Yine uzun Japonca konuşmalar, ya da bana öyle geliyor.

 İngilizce konusu ilginç. Hemen hemen herşey ilk bakışta İngilizce. Dükkan, mağaza, kafe, dergi, hatta kitap adları İngilizce. Öğrencilere yönelik tanıtım broşürlerinin başlıkları İngilizce. Ama o kadar. Adı Ask a Giraffe olan kafede menüde bir kelime İngilizce olmadığı gibi çalışanlar arasında da İngilizce bilen yok. Sorun mu, sayılmaz. Bir süre sonra Japon İngilizcesine dönüşmüş kelimeleri seçmeye başlıyorsunuz, Japon versiyonu var mıdır, yok mudur düşünmeden İngilizce kelimeleri bozup iletişim sorununu biraz olsun çözüyorsunuz. Berbere mi gittiniz, ‘katto şorto’ demek durumu kurtarabiliyor (böyle dememi Japon öğrencim söyledi). Japon hükümetinin gündemine aldığı en önemli işlerden biri İngilizce sorununu çözmek. Üniversiteleri, liseleri, hatta ilkokulları bu konuda zorluyorlar.

Tokyo, kent, kamusal alan

Tokyo, İstanbul gibi, yaygın kocaman bir kent. Ucu bucağı pek belli değil. Kalabalık. Çirkin. Binaların nasıl ve neden oldukları şekilde ve yerde yapıldıklarını anlamak zor. Hakim renkler grinin çeşitli tonlarıyla kirli bej, kahverenginin çeşitleri, arada sırada da pembe. Her yer hareketli, hareketsiz reklam planlarıyla kaplı. Bu hengâmenin ortasında büyük yemyeşil parklar ve ulu ağaçların gölgesinde sessiz, sükunet dolu mabet bahçeleri, müzeler var. Parklar, mabet bahçeleri ve kültür merkezleri dışında kalan en önemli kamusal alan istasyonlar, istasyonların altlarındaki uçsuz bucaksız yeraltı alışveriş merkezleri ve transit yolları, her birinin birinci ve ikinci mahzen katlarıyla en üstten iki katları lokantlar ve her türlüsünden hazır ve taze yiyecek satış yerleriyle dolu sekiz dokuz katlı ‘department store’lar, üstü kapalı, açık alışveriş sokakları, terasları bahçe alışveriş kuleleri. Tokyo istasyonundan yer üstüne hiç  çıkmadan, binadan binaya geçerek bir iki gun geçirmeniz işten bile değil.

İstasyon

İstasyon trene inip bindiğiniz yer değil, işe gidip geldiğiniz, yemek yediğiniz, günlük, haftalık, giyim kuşam alışverişinizi yaptığınız, eğlendiğiniz, hayatınızın önemli bir kısmını geçirdiğiniz bir alan. İstasyonlar bir çeşit merkez. Çevrelerinde otellerin, işyerlerinin, kulelerin, eğlence merkezlerinin, müzelerin yer aldığı bir alan. Tokyo istasyonunun müzesi var. Kısaca Avrupa’nın aksine Japonya’da istasyona yakın bir otelde kalmak yapılacak akıllıca seçimlerden biri.

Ölçek, büyük, küçük

Ölçek tek kelimeyle inanılmaz. Sokakta, istasyonda, trende, dükkanlarda karşılaştığınız kalabalıklardan envanterini bir hafta içinde dolaşsanız çıkaramayacağınız süper süper mağazalara büyüklük karşısında hayrete düşmemek imkansız. Her şeyin bir de küçüğü var. İçinde tek bir çeşit mal satılan dükkanlardan, tek bir yemek konusunda uzmanlaşmış lokantalara, bakınca ne sattığı bile anlaşılmayan kapı aralığına sıkışmış dükkan diyelim, yerlere kocaman bir yüksek binanın yanı başında rastlamak mümkün.

Ses, sessizlik

Tokyo herhalde en gürültülü kentlerden biri. En azından benim gördüğüm en gürültülü kent. Her köşede bağıran birileri var. Beş katlı Gap’ten tutun ufacık suşiciye kadar önünden geçtiğiniz her dükkanın kapısında bağırarak ve teşekkür ederek sizi içeriye davet eden çığırtkanlar var, hoparlörlerden AKB48 grubunun piyasaya çıkan son DVDsini tanıtarak geçen reklam tırları var, içine girince ses düzeyinin neden o kadar yüksek tutulduğunu anlamadığınız, insanların hiç konuşmadan oyun oynadıkları pachinko parlor’lar var. Bir de mabetlerin bahçeleri var. Sokağın sesinin anında sükunete dönüştüğü mabet bahçeleri. Kalabalığa rağmen sessizliğin hakim olduğu trenler var. Kimsenin konuşmadığı, telefon etmediği, dinledikleri müziğin kuraklıklarından size taşmadığı tren yolculukları var.

ImageFestivaller, müzeler

Tokyo’da olup biten festivaller, etkinlikler, gösteriler gitmekle bitecek gibi değil. Yerel mabetlerin etrafında gelişen matsuri’lerden, her semtin yazı ya da baska bir özel günü  kutlamak için düzenlediği havai fişek ve sokaklara yayılan dans gösterilerine, nükleer enerji tesislerine karşı yeşil eylemlerden Koreli azınlığa karşı her hafta aynı sokakta yürüyüş yapan sağ eğilimli grupların ve onları protesto eden solcuların gösterilerine, alışveriş günlerinden moda gecelerine, caz, rock, elektronik müzik festivallerine, otaku fuarlarına hemen her gün ve saat bir yerde bir şey olmakta demek yanlış olmaz. Müze sayısına girmekten uzak duruyorum. Çünkü çaba göstermeme rağmen belli  başlıları hariç çoğunu görebilmiş değilim. Müze binalarının her biri kendi başına birer gösteri deyip durayım. Mimari gösteri daha önce sözünü ettigim kentsel çirkinliğin ortasında yer alan her biri önemli bir starkitektin imzasını taşıyan kamu ve özel binalar içinde geçerli.

Bir parantez: Bu kamu-özel alan ayrımı biraz karışık. Şöyle bir örnek vereyim. Auki Jun’un tasarladığı Tokyo’nun Champ Ellyse’lerinden biri Ometo-sando’daki Louis Vuitton binasının beşinci katı sergi alanı. Sergiyi her gezene iyi baskı sergi kitabını da vermekteler. Roppongi’deki National Art Center’in içindeki kafelerden biri Vogue’un. Roppongi Hills alışveriş kulesinin 53üncü  katında Mori Art Museum var. Midtown ofis-alışveriş-residans kompleksinin arkası yeşil alan, içinde Suntory Museum var. Hemen hemen her büyük mağazanın veya ofis kulesinin bir yerinde ya sergi alanı, ya müze, ya da konferans-gösteri salonu var.

Üç kitap, üç nokta, yazının sonu 

Buradan sonra semtleri anlatmaya geçecektim ama bana verilen kelime sınırına ulaştım. Onu yazının ikinci bölümüne bırakıp Japonya’ya gideceklere bir tavsiye ile bitireyim. Japonya, insanı şaşırtan bir yer. Her şeyi anladım dediğiniz noktada, “bir de bu varmış” dedirten bir yer. Üstüne hemen hemen hepimizin bildiği Japon ‘kültürüne’ ilişkin ön yargılar, efsaneler, klişeler var. Bunları aşmanın ve Japonya konusunda bilgilenmenin en kolay yolu gitmeden biraz okumak. Ben geldikten sonra okudum. O da aynı sonucu veriyor.

Üç kitap önereceğim: Alex Kerr’in Lost Japan’ ı, Ian Buruma’nın A Japanese Mirror’u ve Colin Joyce’un How to Japan’ı. Üçü de bir yandan size Japonya’nın dünü ve bugününe dair, özellikle de dününe dair, bilmenizde yarar olan hemen hemen herşeyi sunarken bir yandan da doğrudan ya da dolaylı olarak klişe bilgilerinizden ve ön yargılarınızdan bir an önce kurtulmanızı sağlayacak kitaplar. Yazanların niyeti bu olmasa da bu işi görme potansiyeline sahipler. Doğal olarak sizin az da olsa yazılanlara eleştirel yaklaşmanızda yarar var. Kitaplar bittiğinde Japonya ve Tokyo’nun bugününü, karmaşasını, hayhuyunu, üzerinize üzerinize gelen kalabalığını, gürültüsünü, sükunetini, düzensizliğini, düzenini, size sunduklarını, sizden sakladıklarını  görmeye, anlamaya, sevmeye hazırsınız demektir.

Meraklısına not: Japonya ve yemek konusunda 6 ciltlik manga Oishinbo (Metin: Tetsu Kariya, Çizim: Akira Hanasaki) ve Michael Booth’un Sushi and Beyond kitabını hararetle öneririm.

*Bu yazının orijinali Kadir Has Üniversitesi Panoroma dergisinin 12. Sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Levent Soysal

Aside | Posted on by | Leave a comment

Kadir Has Üniversitesi İstanbul Çalışmaları Merkezi’nin Düzenlediği “Nasıl Yapmalı?” Paneller Dizisinde Tarihi Yarımada’nın Korunması Tartışıldı

İstanbul’un surla çevrili tarihi sınırları kısaca Tarihi Yarımada olarak adlandırılmaktadır. Son arkeolojik veriler insanoğlunun söz konusu alanda en az 8500 yıldır yerleşik bir hayat sürmekte olduğu göstermektedir. Bu gerçek, kentin tarihi geçmişi, doğal güzellikleri ve çok sayıdaki çekim merkezleriyle birleştiğinde Tarihi Yarımada küresel sermaye için keşfedilmeyi bekleyen, iştah kabartıcı bir rant alanına dönüşmüş durumdadır. Birçok yeni yasal düzenlemeye koşut olarak geliştirilen ulusal ve uluslararası projelerin kültür varlıkları üzerinde olumsuz etkisi olduğu yerli-yabancı tarafsız bilim adamları ve sivil toplum örgütleri tarafından dile getirilmekte; uzman görüşüne ihtiyaç duymaksızın kentin yeniden ve hızla biçimlendirildiği açık bir şekilde izlenmektedir.

Geçtiğimiz aylarda Tarihi Yarımada’nın korunmasına rehberlik edecek olan, Koruma İmar Planı ve Alan Yönetim Planı adlı iki önemli belge onaylanarak yürürlüğe girdi. Üniversitemiz araştırma uygulama merkezlerinden İstabul Çalışmaları Merkezi, tartışmaların en yoğun olduğu günlerde, gündemdeki soruları söz konusu planların hazırlanmasında görev yapan Şehir ve Bölge Planlama Uzmanı Yeşim Börek, İstanbul’un Sit Alanları Alan Yönetim Başkanı Dr. Halil Onur, Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi ve İstanbul Yönetim Planı Yürütme Kurulu üyesi Prof.Dr. İclal Dinçer, İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi ve İstanbul Yönetim Planı Danışma Kurulu üyesi Prof.Dr. Zeynep Ahunbay, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Alan Yönetim Başkanlığı’ndan kent plancısı Mehmet Gürkan ve üniversitemiz Kültür Varlıkları Koruma Anabilim Dalı yürütücüsü Prof.Dr. E. Füsun Alioğlu’na yöneltti. Toplantının moderatörlüğünü İstanbul Çalışmaları Merkezi Müdürü  Doç.Dr. Levent Soysal üstlendi.

Yeşim Börek, Tarihi Yarımada’da planlama çalışmalarının çok uzun zamandır üzerinde çalışılmasına rağmen kesintiler yüzünden tamamlanamadığını ve ancak geçtiğimiz ay onaylanabildiğini dile getirdi. Ancak 2005 yılında hazırlanan plan gibi bu plana da itirazların gelmesi ve planın iptal edilmesi söz konusu olabilir. Bu durumda, Tarihi Yarımada’da yapılaşma, geçici yapılanma koşullarına tabi olacaktır. Börek, bu durumun yeniden plansız kalmak anlamına geldiğini ve 2005 planını hazırlayan ekipte kendisinin de olduğunu ve planın eleştiri alan yönlerinin 2012 planında güncel sorunlara yanıt verecek şekilde giderildiğini söyledi. Ancak planın hazırlanmasındaki bazı teknik sorunların, alanda yürütülecek koruma çalışmalarını doğrudan etkilediğinden söz ederek Turizm Alanı kararlarını örnek olarak gösterdi. Örneğin Süleymaniye bölgesi 2008 yılında Turizm Alanı olmaktan çıkarılınca 2012 yılında 1/5000 ölçekli Koruma İmar Planında yer bulabildiğini belirtti. İki plan arasında geçen sürede Kayıp Eser Envanteri’nin gözden geçirildiğini; Yeraltı varlıkların Envanteri’nin hazırlandığını; alınan tescil kararlarının plana işlendiğini; Marmaray Projesi ile ilgili revizyonların plana işlendiğini; Koruma Bölgeleri kavramlarını yeniden plana dahil olduğunu; Yenileme Alanlarının plan işlendiğini; Arkeolojik sondaj ile ilgili revizyonlar yapıldığını sözlerine ekledi.

Hazırlanan planın hedefleri mimari değerleri sürdürmek; kimliğe yaraşır özellikleri benimsemek; uygun olmayan işlevlerin desantralizasyona öncelik verileceği; silueti bozan yapılaşmanın önüne geçmeyi; lastik tekerlekli ulaşımı azaltma olarak belirtildi. Söz konusu planın doğrudan benimsediği üst kararlar ise 1/100000 ölçekleri plan kararları, Sit Bölgeleri, Dünya Miras Alanları, Yenileme Alanları, bina kotu olarak 1936’dan beri uygulanan 40m-50m sınırı ve tescil kararları olarak ifade edildi. Ancak kayıp eski eserlerin yeniden ihyası ya da  Yenileme Alanları’nda öngörülen uygulamalar gibi konuların Koruma İmar Planı ruhundan çok gelişim planına yaraşır kavramlar olduğu dile getirilmiştir. Koruma İmar Planı’nın kültür varlıklarının korunmasını ön planda tutan, gelecekteki tehditlere öngörü ile yaklaşabilen bir rehber olması beklenir.

İstanbul UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 1985 yılında alındı. Bu tarihte, İstanbul’da SİT alanı olan bölgeler (Süleymaniye ve Zeyrek konut alanları, Sultanahmet Arkeolojik Parkı ve Kara Surları), İstanbul’un Tarihi Alanları adı altında kaydedildi. Dünya Mirası statüsüne bağlı olarak Yönetim Planı hazırlanması zorunluluğu ile 2004 yılında ulusal mevzuatımızda Alan Yönetimi konusu yer bularak, 2006 yılında Alan Yönetim Başkanı atandı. Söz konusu birim, Yönetim Planı çalışmalarını etaplar halinde kurguladı. Arama konferansları ile başlayan çalışma, danışma kurulu eşliğinde stratejilerini geliştirirken, yürütme kurulu aracılığı ile planı kesinleştirdi.

Kısa zaman önce ilgili belediye meclislerinden onaylanarak Şubat 2012’de UNESCO’ya yollanan İstanbul Alan Yönetim Planı, ‘kurumlar ve kişiler arasında eş güdüm sağlamak’ üzere göreve getirilen Alan Başkanı Dr. Halil Onur’un ifadeleriyle ‘fiziki bir plan olmayıp, stratejik bir plan niteliğindedir’. Tüm özel ve tüzel kişiler Yönetim Planı’na uymak zorundadır. Onur, bu noktada yasal bir boşluğun olduğunu ve buna uyulmadığı durumdaki yaptırımların yasada tarif edilmediğinden herhangi bir  yaptırımı olmadığını ifade etti.

Alan Yönetim Planı sorun alanlarının tespit edilmesi, hedeflerin belirlenmesi, stratejilerin geliştirilmesi ve eylem planlarının oluşturulması ana başlıkları ile oluşuturulurken, çalışmada en uzun sürenin alanın sınırlarının belirlenmesinde harcandığını ve yapılan uzun tartışmalar sonucunda, UNESCO tanımlarında yer alan İstanbul’un tarihi alanlarının ötesinde, tüm Tarihi Yarımadayı plan kapsamına dahil ettiklerini, ancak kendileri de birer SİT alanı olan Galata /Beyoğlu bölgesinin tampon bölge olarak kabul etmediklerini zira bu alan için de kısa sürede bir Yönetim Planı hazırlanmasının zorunluluk olduğu dile getirildi. Böylelikle çözüme yönelik 48 proje paketi önerilirdi. Bu projelere örnek olarak ‘Tarihi Yarımada’yı etkileyen ulaşım projelerinin kültür varlıkları üzerine etkisinin azaltılması’ başlıklı proje için sorumlu kurum olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin belirlendiği ifade edildi. Ancak Marmaray, Avrasya Tüneli, Haliç Metro Köprüsü gibi mega ulaşım projeleri Alan Yönetim Planı hazırlanmadan önce uygulama aşamasına geçmiş ve zararın büyük bir bölümü geri döndürülemez bir şekilde etkisini göstermiştir. Bu durumda Alan Yönetim Planı’nın Koruma İmar Planı ile uygun olarak eşgüdüm halinde yürütüleceği gerçeği birbirini besleyen kısır bir çevrime dönme riskini taşımaktadır.

Prof.Dr. İclal Dinçer İstanbul’un içinde bulunduğu durumu neoliberal politikalar çevresinde şekillendiğini, ayrıcalık yaratacak nitelikte uygulamaların olduğunu, geniş kapsamlı parçacıl projelerde kamunun yatırımcı mantığı ile hareket ettiğini, stratejik planlama ile getirilen paydaşların müzakere alanının her grubu temsil etmediğini, suç, yoksulluk gibi uzmanlıkların sivil toplum kuruluşlarına havale edildiğini, Yönetim Planı Yürütme Kurulu üyesi ve akademisyen nesnelliği ile eleştirel bir dille belirtmiştir.

Nasıl Yapmalı ? sorusuna yanıtları Dünya Miras Sözleşmesi’nin ilgili paragraflarında aranması gerektiğini ve özellikle Üstün Evrensel Değeri tanımlayan 96. paragrafta belirtildiği gibi İstanbul’un Dünya Miras Listesi’ne alındığı 1985 yılında sahip olduğu bütünlüğünün ve özgünlüğünün devam ettirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bir diğer paragrafta  (prgf 111) ‘varlığın tüm paydaşlar tarafından tümüyle aynı şekilde algılanması’ için planlama, uygulama, izleme, değerlendirme süreçlerinin geri besleme döngüsünün sağlanması gerektiği belirtilmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için aktörlerin ve paydaşların katkılarınn sağlanması, kaynak tahsis edilmesi, kapasite geliştirilmesi ve sürecin hesap verilebilir, şeffaf bir şekilde toplumla paylaşılması gerektiği ifade edilmiştir.

Prof.Dr. Dinçer, yasalarda yapılan yeni düzenleme ile kurulan Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni mevzuatını, buna bağlı olarak Koruma İmar Planı’na diğer planların işlenmesinin tehlikelikelerine dikkatleri çekerek örneğin özelleştirme kanunu ile ilan edilen bölgelere plan yapma ve uygulama yetkisinin Özelleştirme İdaresi’ne verilmesini; Ulaşım ile ilgili plan yapma yetkisini doğrudan Bakanlar Kurulu aracılığı ile DLH’ya verilmesini Koruma Amaçlı İmar Planı’nın uygulanması için risk teşkil ettiğini ifade etmiştir.

İstanbul’un geleceğe güvenle ilerleyebilmesi için tüm dünyada yeni kabul edilen Tarihi Kentsel Peyzajlar kavramının Türkiye’de de benimsenmesi gerektiğini, yerel/bölgesel kimlik anlayışlarının geliştirilmesi gerektiğini, devlet, piyasa ve sivil toplum örgütlerinin aktörlerinin ortaklığına ihtiyaç duyulduğunu ve müzakere ve işbirliği adına kamunun şeffaf bir şekilde düzenlenmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

Prof.Dr. Zeynep Ahunbay ise hazırlanan Yönetim Planı’nın Dünya Miras Alanları için ne önerdiğini sorgulamıştır. Sürekli bakım için insan ve para kaynaklarının ne olduğu, iyileştirmelerin nasıl bir programla ele alınması gerektiği, örneğin Yönetim Planı’nın Four Seasons Otel için nasıl bir yöntem önerdiği sorularını gündeme getirmiştir. Özellikle Arkeolojik Mirasın planda göz ardı edildiğini, Belediyelerin kontrol  ve denetimden sorumlu olması gerektiğini vurgulamıştır. Aynı şekilde kara surları için sürekli bakımın mevcut olmadığını ve bu konunun Yönetim Planı’nda gözetilmediğini, Yedikule’de devam eden yeni yapılaşmanın, yenileme alanlarının Sulukule’ye dönme riski taşıdığını, geleneksel konutların onarımında taşıyıcı sistemin değiştirilerek çelik yapılmasını eleştirmektedir. Koruma İmar Planı’nda kayıp eserlerin yeniden yapılması yerine, mevcudun korunmasına ağırlık verilmesini salık verirken, deniz surlarının bakımının hiç yapılmaması ve Tarihi Çarşı Bölgesi için Büyükşehir Belediye’nin hazırladığı projelerin merak konusu olduğunu dile getirmiştir. Bir başka eleştiri noktası olarak ulaşım projelerinin kültür varlıkları üzerine olan etkisini sorgulanmış, örneğin Avrasya Tüneli Projesinin Mermer Kule’yi otoyollar arasında bir göbek olarak bırakacağını, projenin ihalesi yapıldığı halde henüz bir Çevre Etki Değerlendirmesi’nin yapılmadığını belirtmiştir. Tüp geçidin Jüstinyen Sarayı önünde yeraltına dalmaya bağladığını, ilk öneride 60m olan hava bacalarının 5m indirildiğini, dile getirilen konuların üzerinde yeterince çalışılmadan geliştirilen projeler olduğunu gözler önüne sermiştir.

Mehmet Gürkan, İstanbul 2010 Kültür Ajansı’nda yürüttüğü görev sırasında edindiği izlenimleri paylaşırken, çok aktörlü bir şekilde yürüyen koruma uygulamalarında Yönetim Planının sorunlara açıklık getirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Yasal mevzuattaki değişikler ile sıkıntılı bir döneme girildiğini belitmiş, örneğin kanun hükmünde kararname ile Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın kurulması ile Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları oluşturulmasını, Kültür ve Tabiat Varlıklarının korunmasından sorumlu kurulların yetki ve sorumluluk alanlarından doğal varlıklar çıkarılmasını eleştirmiştir. Buna bağlı olarak karma SİT bölgelerinde (örneğin İstanbul Boğazı, Göreme) korumanın parçalı bir şekilde yürütüleceği anlamı çıkmaktadır. Yönetim Planı’nın bu tür yasal değişikliklere nasıl karşılık vereceği konusunun merak edildiği ifade edilmiştir.

Son konuşmacı olarak Prof.Dr. E. Füsun Alioğlu koruma uygulamalarında, yönetimler tarafından benimsenen araştırma, projelendirme yönteminin konunun hassasiyetine cevap veremediğini belirtmiştir. Bir taraftan, korumanın “sürdürülebilirlik” kavramı çerçevesinde düşünülmesi gerektiği ifade etmiştir. Prof.Dr. Alioğlu, günümüz dünyasının gereksinimlerini, gelecek kuşakların dün ve bugün üzerindeki haklarından ödün vermeden gerçekleştirildiği takdirde gelecek kuşakların bilgi edinme, kullanma vb haklarının ellerinden alınmamış olabileceğine dikkat çekmiştir.

Diğer taraftan, kültürel mirasın üretildiği dönemin sosyal, ekonomik, kültürel yapısı, üretim teknolojisi hakkında bilgi veren tarihsel belge değerinin önemi ortaya koyulmuştur. İster taşınır, ister taşınmaz (bina, kent, peyzaj) olsun, koruma uygulamaları, tarihsel belge değerini dikkate aldığı takdirde amacına ulaşabileceği ifade edilmiştir. Sivil Toplum Kuruluşları’nın sürece dahil edilmesiyle, Sulukule, Haliç Metro Köprüsü vb konularda farklı çözümlere ulaşılabileceği dile getirilmiştir. Prof.Dr. Alioğlu, üst ölçekteki yönetim kararlarının alanda yürütülen projelere ve detaylara nasıl yansıdığı konusuna dikkatleri çekerken, korunması gereken şeyin kültür varlıklarının bütünlüğü ve özgünlüğü olduğunu, Yönetim Planı’nda elde edilecek başarının sahada mikro ölçekte izlenebilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Nasıl Yapmalı? dizisinin ilk buluşmasında toplantı salonunda yeralan sivil toplum kuruluşları temsilcileri, meslek adamları, halktan kişiler konuya olan duyarlılıklarını dile getirmişler, gündemdeki merak uyandıran konuları tartışma olanağı bulmuşlardır.

Yrd.Doç.Dr. Yonca Kösebay Erkan

Posted in panel/seminer/konferans | Leave a comment